Monte Cristo Kontu ile Robinson Crusoe’yu ben yazsaydım, sanırım biraz daha fantastiğe kaçardım. Birinde kaçış, büyük bir servet ve yıllar sonra görülen bir hesap var; diğerinde tek başına kalınan bir ada. Hayal gücünü alıp başka yerlere götürmeye çok elverişli hikâyeler. Benim aklım oralara giderdi herhalde.
Yine de bu kitaplar bana insani, hatta gerçekçi geldi. Ben daha çok insanların ne hissettiğini düşünüyorum. Dantès’in uğradığı haksızlığı unutamaması, Robinson’un tehlike karşısında korkması, bir yolunu bulup yaşamaya devam etmeye çalışması bana anlaşılır geliyor.
Monte Cristo Kontu’nda Dantès’in elinden alınan hayatı düşününce ona hak vermemek zor. Gençliği, sevdikleri, kurabileceği hayat… Yıllar sonra karşılarına çıkıp hesap sormasını isterken buluyoruz kendimizi. Dumas bu merakı çok iyi canlı tutuyor. Dantès’in planlarını izliyor, kimin ne zaman gerçeği anlayacağını bekliyoruz.
Ama hesabı sormak, kaybettiği yılları geri getirmiyor. Beni hikâyenin insan tarafına yaklaştıran da bu. Dantès çok şey yapabilecek güce kavuşuyor; eskiden yaşaması gereken hayatı yine de yaşayamayacak. İntikamının başkalarına da zarar vermesiyle birlikte, başlangıçta kolayca hak verdiğimiz kararları yeniden düşünmeye başlıyoruz. Ona acımamız, yaptığı her şeyi rahatça izleyebileceğimiz anlamına gelmiyor.
Robinson’da ise başka bir telaş var. Dantès’in büyük planlarından çıkıp barınacak yer bulmaya, yiyeceği saklamaya, eldeki malzemeyi işe yarar hale getirmeye geçiyoruz. Bir adada kalınca ilk gün yaşanan korkuyu hayal etmek kolay. Peki sonraki günler? Aynı işleri yapmak, elindekini idare etmek, bir aksilik olduğunda yeniden uğraşmak gerekiyor. Robinson’un hikâyesini bana gerçekçi hissettiren ayrıntılar bunlar.
Üstelik adaya bütün bildiklerini unutarak gelmiyor. Gemiden kurtardığı eşyalar da var, daha önce öğrendikleri de. Tek başına ne kadar çok iş başardığına şaşırırken bunları hesaba katmak gerekiyor. Sıfırdan bir hayat kurmak dediğimiz şeyin içinde bile, eski hayatımızdan taşıdığımız çok şey bulunuyor.
Romanın Cuma’yla ilgili kısmına geldiğimde aynı yakınlığı duymuyorum. Robinson’un ona ad vermesi, kendisine efendi diye hitap etmeyi öğretmesi, ilişkilerini eşit bir dostluk gibi okumayı zorlaştırıyor. Macerayı sevmek, bu tavrı sevimli bulmayı gerektirmiyor. Cuma’nın kendi adıyla, kendi sözüyle hikâyede daha fazla yerinin olmasını isterdim.
Ben yazsaydım nerede farklı bir yola sapardım? Muhtemelen adada açıklanamayan bir şey olurdu; Dantès’in karşısına da servetin çözemeyeceği, bildiğimiz dünyanın dışında bir engel çıkardı. Böyle ihtimaller düşünmek hoşuma gidiyor. Tabii o zaman aynı kitaplardan söz ediyor olmazdık. Robinson’un yiyecek bulmak için uğraşmasını ya da Dantès’in geçmişini değiştirememesini kolaylaştırdığım ölçüde, sevdiğim taraflarını da kaybedebilirdim.
İkisini de tavsiye ediyorum. Monte Cristo Kontu’nu biraz daha büyük bir hikâyenin peşine takılmak, Robinson Crusoe’yu ise o adada insanın gününü nasıl geçireceğini merak etmek için. Ben daha fazla hayal kurmaya meyilli olsam da bu romanlarda anlatılanlar bana yakın geldi. Dantès’in bütün gücüne rağmen geçmişine dönememesi, Robinson’un ertesi gün yine karnını doyurmak zorunda olması, bana tanıdık geliyor.
Kitaplar: Alexandre Dumas, Monte Cristo Kontu — Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları; Daniel Defoe, Robinson Crusoe — İngilizce tam metin, Project Gutenberg.
