Raif Efendi’yle aynı yerde çalışıyor olsak, belki biz de onu pek merak etmeyecektik. İşini yapan, az konuşan, kendi halinde bir adam deyip geçecektik. Kürk Mantolu Madonna, böyle birinin hayatını önümüze açıyor. Hakkında söyleyecek pek bir şey bulamadığımız adamın anlatacak ne çok şeyi olduğunu görüyoruz.
Sabahattin Ali en sevdiğim yazarlardan biri. İnsanları anlatırken böyle küçük görünen bir yerden başlayabilmesini seviyorum. Raif Efendi’yi tanımak için önce büyük bir olayın içine girmemiz gerekmiyor. Onun sessizliğine, çevresindekilerin ona davranışına bakıyoruz. Sonra Maria Puder’le yaşadıklarını öğrendikçe, baştaki o sessiz adamı artık eskisi gibi göremiyoruz.
Bu bana gündelik hayatta ne kadar kolay hüküm verdiğimizi düşündürüyor. Birinin nasıl çalıştığını, nasıl konuştuğunu biliyoruz diye onu tanıdığımızı sanabiliyoruz. Oysa bize anlatmadığı şeyler var. Anlatacak birini bulamadığı, anlatmaya hevesinin kalmadığı şeyler de olabilir. Raif Efendi’nin hikâyesinde insanı üzen biraz da bu: Yanında bulunmakla birini tanımak arasında bazen koca bir hayat var.
Maria Puder’i de yalnızca Raif’in sevdiği kadın diye anmak eksik geliyor bana. Kendi düşünceleri, istekleri, mesafesi olan biri. Raif’in ona duyduğu sevgi ne kadar büyük olursa olsun, Maria’nın kendine ait bir hayatı var. Romandaki aşkı inandırıcı bulmamda bunun payı var; iki insanın birbirine yaklaşırken birbirini anlamakta zorlanması, kolay bir kavuşma hikâyesinden daha tanıdık geliyor.
İçimizdeki Şeytan’da ise Ömer’i okurken başka türlü bir huzursuzluk duyuluyor. Kendini anlatabiliyor, bir gerekçe bulabiliyor. Fakat gerekçeler çoğaldıkça hayatı düzelmiyor. Yapması gerekeni ertelemek, kendine kızmak, sonra yine benzer bir şeyi yapmak… Ömer’in bu hali, insanın kendi davranışlarını açıklamakta ne kadar becerikli olabildiğini gösteriyor.
Onu okumak yer yer sinir bozucu. Bir noktada artık kendini açıklamayı bırakıp bir şey yapmasını bekliyorsunuz. Yine de kendimizi rahatça onun karşısına koyamıyoruz. Yanlış yaptığımızı bildiğimiz halde bahanesini hazırladığımız olmuyor mu? Ömer’in her davranışında kendimizi bulmamız gerekmiyor. Kendi payımıza düşen küçük bir benzerlik bile ona kızarken duraksamamıza yetebilir.
Bir de Macide var. Ömer’in sıkıntılarını dinlerken, onun davranışlarının yükünü kimin taşıdığını gözden kaçırmak kolay. Ömer toparlanacak diye beklenen sürede Macide’nin hayatı da geçiyor. Bir insanı sevmek, onun kararsızlığına sürekli katlanmak zorunda olmak mı? Macide’yi düşününce Ömer’in uzun açıklamaları bana daha az ikna edici geliyor.
Sabahattin Ali’yi sevmemin sebeplerinden biri bu insanlara fazla uzaktan bakamamak. Raif’e üzülürken çevresindekilerin duyarsızlığında, Ömer’e kızarken onun mazeretlerinde kendimize rastlayabiliyoruz. Karakterler kusurlarıyla birlikte tanıdık geliyor. Onları anlamaya çalışırken bazen kendi davranışımızı da açıklamamız gerekiyor.
Bu iki kitabı okumamış olanlara ikisini de tavsiye ederim. Kürk Mantolu Madonna’da Raif’in hikâyesine zaman ayırmak, İçimizdeki Şeytan’da ise Ömer kadar Macide’ye de kulak vermek iyi bir başlangıç olur. Sabahattin Ali’yi sevdiğim için her karakterine yakınlık duymuyorum. Bazılarına kızıyorum. Ama haklarında konuşmak istemem, onları anlamaya uğraşmam bitmiyor. Bir yazardan beklediğim şeylerin başında da bu geliyor.
Kitaplar: Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan — Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
